30 Eylül 2008 Salı

ada

bana adanı söyle sana bozcaada diyeyim.

Büyülü kent: Mardin

bir kent düşleyin, terebentin gibi sizi çözen bir kent... tüm kaygılarınızdan, entelektüel zirvalarınızdan sizi sıyıran bir kent... emin olun o kent Mardin. tüm sahiciliğiyle gerçekten varolan bir kent üstelik.




taklarla donatılmış dar sokaklarını bir kadının uyku sıcaklığındaki bedenin kıvrımlarını dolaşır gibi dolaşın örneğin... dikkat edin, ara sıra babaannelerinizin beyaz önlük yakalarını kolalamadan önce kullandığı ozon kokusu gelecek burnunuza, hemen gülümseyin ki çakır gözlü oğlan çocukları cevizli sucuklar versin size...


aşık olun mesela Mardin'de... kente aşık olun, sokaklara, insana, havaya... aslında kısaca, derin ve sahici bir soluksa ihtiyacınız olan üşenmeyin, atın üzerinizdeki talaşları gidin Mardin'e!

Al Yazmanın Oyası


Adile Yadırgı'nın "Seyr-i alem" adlı, hakikaten alemi seyreylerken içinize içinize işleyen sesiyle hayat bulmuş albümünün ikinci türküsüdür.
Muğla-Ula yöresine ait bir eserdir. Pek nefistir.

Şuradan dinlenebilir sanırım;

Palyaço

bir turgut uyar şiiri..

i.

kaç kişiyi öldürdüm düşlerimdekaç kilo çekerdi yalnızlıkkaç kere ezildim altındayaz yağmurlarının
belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahlarıher sirk geldiğinde ağlamaklı olurdukhep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize
kim sevmezdi çiçekleri filan"ben sevmezdim" dedim, "yalan" dedi
bunu palyaço söyledi,palyaço söyledi ben yazdımyazdım, yazmasam ağlayacaktım
herkes ağlarmış biraz, ben de ağladımsırf bu yüzden mi ağladımalçaklık gibi bir şey oldu bu biraz
biraz birazdım her şeydendün biraz sinirlenmiştim meselayarın bir kadını seveceğim birazbiraz biraz kör oldum bügünlerde
ama rakı kadehlerini boşaltmayıneksilmesin hiçbir şeyhiçbir şeyden dahi olsakalsın biraz

ii.

umursamıyorum yılgınlığımı filançünkü sessizce yaşanmalı her şeybir devrim sesszce olmalı meselave her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun
bir palyaço neden yalan söylesin kiben palyaço olsaydım söylemezdimmarangoz olsaydım da söylemezdimben insan olsaydım yalan söylemezdim!
hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığınıkaç kilo çeker ki bir palyaçohem neden yüzüme vuruyorsunuzbir çirkin ördek yavrusu olduğumu
gocunmam ki ben, ben gocunmambir palyaço ne kara gocunmazsao kadar, o kadar gocunmam işte
rakı doldurun! eksilmesin

iii.

bitmedi, yazacağım dahayazmazsam ağlayacağım çünküalçakça olacak biraz
hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdikher sokakta biraz daha eksilirdik bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazenbazen birisi fısıldarmış gibi olurdu"duyamadım", derdim, "tekrar et!"sessizliğe bürünürdü o vakit her şeysokaklar daha bir puslupalyaçolar daha bir ağlamaklı olurduve ben daha bir alçak olurdumağlardım biraz
hem sen kimsin, çekiştirme diyorumhatta kuyruğuma basma diyorumacıyor, tırmalarım,-diyorum
kahrol, kahrol!diyorum

iv.

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosundakorktum birden, kusacak gibi oldum"olur öyle" dedi palyaço,"herkes alçaktır biraz""otur ulan!" dedim, bağırdım onaben bazen bağırırım biraz
"rakı doldur!" dedim, "eksilmesin!"ben bazen eksilirim birazaslında hepimiz eksilirmişiz birazbunu sonradan öğrendim
ben aslında her şeyi sonradan öğrendimherkes herkesi sonradan öğrenirmişbunu da sonradan öğrendim
örneğin;
geçen gün bir kadınla seviştimbiraz değil çok seviştim
ya işte öyle palyaçodiyorum ki,bunu da yeni öğrendimsevişmek de eksilmekmiş biraz

v.

kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan"ben sevmezdim" dedim, "yalan"dedibunu palyaço söyledipalyaço söyledi, ben yazdımyazmasam, alçak olacaktımhem ben roman da yazdım biraz
bazen diyorum ki, palyaço,sen olmasan ben ne yaparımalçakça eksilirim belki birazher yağmur yağışında yerindi dibine girerimhiçbir kadının kasıklarını öpemem belkiya da unuturum sonradan öğrendiklerimi
biraz biraz anlıyorum ki,yüzler eller, o terli vücutlar filanher şey plastikmiş biraz

vi.

haydi sirtaki yapalım palyaçorakı doldur, yine eksildik biraz

Beşpeşe


dikkat: kitabı okumayanlar için hafif dozda spoiler içerebilir!

beşpeşe, türk edebiyatında bülent erkmen'in girişimiyle belki de ilk defa beş yazarın peşpeşe birbirlerinin bıraktığı yerden öyküyü devam ettirme çabası.
öykünün yazarları sırasıyla murathan mungan, faruk ulay, elif şafak, celil oker ve pınar kür...

öyküyü kurgulayan, zehra'yı ve ilişkiler ağını yaratan murathan mungan... her zamanki duru ve sahici uslubuyla hem öyküye hayat vermiş, hem de kendinden sonrakine leziz bir zemin hazırlamış -ki sanırım bülent erkmen amcanın da murathan mungan ve pınar kür gibi iki ismi başa ve sona yerleştirmesinin bir numaralı sebebi bu-.

sonra sahneye faruk ulay çıkıyor. öyle komik bir amca ki bu ulay, artık ilginç olmak için mi,
yoksa o mutheşem gustosunu dil bilgisi alanında da kanıtlamak için mi bilmem, işaret parmağı
demek yerine imgeleme parmağı diyen bir amca. ayrıca o sonsuz egzantrik yemek ve içki bilgisi
birikimini adete bir tuğrul şavkay edası ile okuyucunun gözüne gözüne sokuyor. eminim bundan
sonraki hayatında memleketimizin ve dahi mübarek gezegenimizin güzide gurme ve life style
dergilerinde muzaffer bir yer edinir. ama mümkünse öyküye bulaşmasın diye dualar etmekten de geri duramıyorum.

ve dadadam. o ağlak, vıcık vıcık ve ne dediği anlaşılmayan, sylvia plath ablamızın yandan yemiş
uslubuyla elif şafak hanımefendide sıra. yahu insan okur hatrına, hadi o da olmadı bari allah rızası için önüne gelen metinleri bir okur önce. ama hayır ablamız o muhteşem marjinal ve ne dediği belli olmayan uzunnn, ağdalı cümlelerini kurmaktan geri durmuyor. üstelik o derece serdengeçti ki, kendisinden önce yazanların neyi/nasıl yaptığına dahi bakmadan ve hikayenin bütünlüğünün bozulup bozulmamasını umursamadan, öyküye o meşhur "bunalımlı-aydın-kadın-yazar" uslubu olan ikinci tekille başlayıp pervasızca üçüncü tekile geçerek okura vurgun yedirmekte sakınca görmüyor. tabi bu arada öyküyü öyle yalın bırakmak olur mu canım hiç! hemen zehra'ya bir eşcinsel ve depresif havası veriyor ablamız ki arada insan "acaba murathan mungan abisine çaktırmadan bir kıyak mı geçiyor" diye düşünmekten kendini
alamıyor. yeri gelmişken elif şafak da tıpkı faruk ulay gibi kendi hikayesine baştan başlamakta sakınca görmüyor.

sıra polisiye romanlarıyla bildiğimiz celal oker'de. efendim kendisinin chapter'ına başlamak okur
için adete bir rahat soluk almak gibi. zira onca david lynchvari kaotik cümleden sonra sayfalar aydınlanıyor resmen. gerçi okur arada sharlock holmes'tan, doyle'un tasvirlerinden ve agatha christie romanlarındaki "katil herkes olabilir" savından nasibini de alıyor ama o kadar da olsun artık.

neticede tartışmasız bir isim alıyor eline sazı, pınar kür. ve milletin hallaç pamuğuna çevirdiği,
saçmalayıp dağıttığı öyküyü biraz da ders verir bir eda ile hakkınca toparlayıp, paketleyip,
"çocukların kusuruna bakmayın işte toyluk" dercesine okurun önüne koyarak rahatlatıyor.

gelelim bülent erkmen'in kitap ve kapak tasarımına. kabul etmek gerekir ki, son derece başka ve oldukça ilgi çekici hatta güzel bir tasarım. lakin o ince sayfalar ve naylon kapak (kısaca ucuz maliyet) için etikete koyulan meblağ oldukça fahiş.

neticede ne olursa olsun, birbirinden bunca farklı 5 ayrı yazarın birbirlerinin metinlerine müdahale etmeden bir öyküyü kotarmaları oldukça zor bir iş olsa gerek. öyle ya da böyle kitap fahiş etiketine rağmen türk edebiyatının ilkleri arasında başarılı bir çalışma ve her okurun kütüphanesinde yer hakediyor.

Girit Mutfağı

Ayvalık-Cunda Adası'nın nefis Girit yemekleri yapan restorantı. Her şey taze, her şey özenli. Emine Hanım, Girit Mutfağı'nın Selanik göçmeni sahibesi. Son derece sıcak kanlı, güler yüzlü ve hünerli bir ev sahibi.